11 Ocak 2008 Cuma

Kabadayı


Filme geçen Pazartesi günü, yani yılın son gününde gittim. Bu film bana güzel bir yeni yıl hediyesi oldu. Cesaret, çaresizlik, kaybetme, kazanma, aşk, nefret… Bu filmde hepsi vardı. Tadında bırakılmış şiddet de vardı. Tadında şiddet! Nasıl oluyorsa? Galiba şöyle oluyor: Cinayet işleyenin, banka hortumlayanın, devleti soyanların, gasp yapanların cezasız kaldığı; ülkenin aydınlarını öldüren yeni yetme tetikçilerin “kahraman” kabul edildiği bir ülkede, hak edene, hak ettiği cezayı veren “kabadayı”ların uyguladığı şiddet pek de gözümüze batmıyor. Kolluk kuvvetlerinin yapması gerekenleri yapanlara “Hay eline sağlık” diyoruz. Kendi adalet sistemini kurup, suçluları Osmanlı tokadıyla “tır çarpmışa çeviren” Ali Osman’ı suçlamalı mıyız, yoksa fakire fukaraya çorba dağıttığı için yüceltmeli miyiz? Belli ki yönetmen, bizim ikinci şıkkı tercih etmemizi istemiş. Aynı mantıkla gidersek, polis tarafından suç örgütünün içine sızdırılan Devran’a, kendi suç örgütünü kurup, ortalığı cehenneme çevirdiği için nefret beslemek yerine; tüm bu yaptıklarının aslında küçüklüğünden gelen bir nefret ve öç alma duygusunun eseri ve sevdiği kıza ulaşmak için olduğunu düşünerek sevgi duyabilir miyiz? Bu soru işaretleri karşısında neler hissetmemiz gerektiği, filmde bize tarif ediliyor. Polis ajanlığından sıyrılıp, suç imparatorluğu içinde, kendi suç örgütünü kuran Devran, gerçek hayattan birileriyle benzerlik gösteriyor. Aynı şekilde, fakire kışın kömür ve her gün de çorba dağıtan Ali Osman, yine ülkemizde yaşayan ve milyonlarca fakir fukaranın, nasıl olup da hala fakir kalabildiğine bakmayıp da, dağıttığı kömürlerle övünen bir zat-ı muhteremle benzerlik gösteriyor. Ama bu iki kişiden birisi, yaptığı işlerle övünmezken, diğeri de bu iyiliklerden rant sağlamaya çalışıyor.

Film, genel itibariyle etkileyiciydi. Her zaman iş yapabilecek temalardan, kötülerin cezalandırılması, baba-oğul ilişkisi, masum aşk-hastalıklı aşk karşılaşması ve iyilerin kazanması gibi temaların varlığı bu filmi iyi bir film yapmaya yetiyor. Diğer bir faktör de Yavuz Turgul ve Şener Şen beraberliği. Bu ikiliden kötü bir iş çıktığı henüz görülmemiştir. Filmde en etkileyici sahne, finale yaklaşırken izlediğimiz, Murat-Devran kapışmasıyla başlayan, “Devran Ruleti”yle devam eden ve Ali Osman-Devran karşılaşmasıyla sona eren sahnedir. Bu sahnede gerilim de var, komedi de, dram da. Devran ve adamlarının çiftlik evindeki Ali Osman, Murat ve Karaca’yı bulup, ormanda kovaladıkları sahnede, Ali Osman, Murat ve Karaca’nın bir hendekte saklandıkları sahne bana, Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo, Sam ve Merry’nin, ormanda Kara Şövalye’den saklandıkları sahneyi hatırlattı. Onlar da aynı şekilde bir hendeğe saklanmışlardı.

Şener Şen yine muhteşem. Tıpkı aptal aşık Vecihi, takıntılı Badi Ekrem, dünyanın en merhametli adamı Muhsin Bey ve masum züğürt ağa gibi, kabadayı Ali Osman rolünü de Şener Şen, nakış gibi işleyip sunuyor bize. Türkiye’nin, hatta dünyanın en başarılı aktörlerinden biridir Şener Şen. Kenan İmirzalıoğlu, bence Türk sinema tarihinin en psikopat karakterlerinden birini yaratıyor Devran rolüyle. Bu rol, Kenan İmirzalıoğlu için biçilmiş kaftan. Daha önceki tüm rollerinde de korkusuz, mahalle delikanlısı, eli ağır rollerde gördüğümüz oyuncu, bu kez kötü adam olarak çıkıyor karşımıza. Öncekilerden daha korkusuz, daha psikopat ve daha başarılı bir şekilde. İsmail Hacıoğlu, en başarılı genç oyunculardan biri. Annesinden ve babasından ayrı, izbe bir evde yaşayan, asi barmen rolü için İsmail Hacıoğlu’ndan başka bir isim gelmiyor aklıma. Karaca rolünde Aslı Tandoğan vasatın biraz altında kalıyor ancak Tandoğan o filmde hiç konuşmadan, hareket etmeden de dursa olurdu bence. O kadar güzel bir kız. Sinema literatürüne geçen, filmin en akılda kalıcı ve "ölmeden önce söylenen son sözler" kategorisinde yer alabilecek "o meşhur söz"ü söyleyen Sürmeli rolünde, Rasim Öztekin, çok da başarılı olamamış. Eşcinsel rolü Rasim Öztekin’e pek yakışmamış. Daha önce hep komik rollerde görmeye alıştığımız Öztekin için, daha hüzünlü bir şekilde canlandırılması gereken Sürmeli rolü biraz ağır gelmiş sanki. Türk sinemasının bir başka büyük oyuncusu Süleyman Turan’ı Cemil rolünde izlemek bana büyük bir keyif verdi. Ruhi Sarı’ya da anti parantez saygılarımı sunuyorum. Çaktırmadan, sessiz ve derinden büyülüyor oyunculuğuyla.

Filmin can alıcı başka bir tarafı da müzikleri. Benjamin Beladi’nin melodileri, filmin duygusal ve gerilimli yönleriyle bir bütünlük oluşturmuş. Yavuz Turgul’un senaryosu klasik bir senaryo sayılabilir. Yani daha önce onlarca kez, benzer şekillerde işlenmişti bu tema. Ama bu senaryoyu farklı kılan Ömer Vargı’nın rejisi ve oyunculuklardaki başarıdır. Sonuç olarak, şaheser olacak kusursuz bir film değil ama 2007’nin en başarılı Türk filmlerinden biridir. Şener Şen’i daha onlarca yeni filmde izleyebilmek dileğiyle…

1 yorum:

_triancula_ dedi ki...

aslıdna kabadayı'ya gitmek istedim ama bi türlü olmadı, son dakkada izleyemezsem muhtemelen dvd'sini beklicem emule'den. ama gene de kabataslak okudum ve dicem şudur ki, ruhi sarı hakikaten pek kimse dikkat etmez belki ama dediğin gibi sessiz sakin ilerliyor. zeki demirkubuz'un üçüncü sayfa diye bi filmi vardı 99 ypaımı, ve enfesti ordaki "ekonomik" oyunculuğu. ne fazla ne az. ayrıca dönmene sevindim ;)