21 Şubat 2008 Perşembe

Lost: The Economist

Lost 4. sezon 3 . bölüm için spoiler içerir!

N'aptın Sayid? O adamla ne işin var senin? Sen gönül adamısın Sayid. Ne o briyantinli, smokinli, komprador uşağı kiralık katil halleri öyle? Yakışıyor mu sana? Nerede o eski "My name is Sayid Jarrah. I'm a torturer." dönemlerin, nerede şimdiki "I'm a head hunter." triplerin. Çıkar o smokini, sıfır kol, siyah atlete geri dön. Bu mesaj da benim kafayı yediğimin işaretidir. Bitsin bu Lost ya. Yarın senaristler çıkıp da, "Lost'u bitiriyoruz burada. Sonunu da söylemeyeceğiz. Beynimizi ütülediniz saçma sapan teorilerle. Lost, most yok size." derlerse, vallahi de sevinirim. Bu kadar soru işaretini kaldıramıyorum. Bir de 31 dakikalık zaman kayması olayı çıktı şimdi. Sawyer'la, Kate de aynı odada kaldı. Ama Sawyer'a da yazık ya. Doğru söylüyor adam. "Buradan niye gideyim ki? Bekleyenim yok benim." diyerek Kate'e bir mesaj vermeye çalıştı ama pek sallamadı Kate. Hele Hurley'e ne demeli? Herkesten beklerdim de, Hurley'den beklemezdim bu üçkağıtçılığı. Ama Sayid'in de, Charlotte'u almak için Locke'la pazarlık yaparkenki bakışlarını hiç beğenmedim. Gizli bir pazarlık yapıp, Jack'in kuyusunu kazıyor gibi geldi bana. Ne istiyorsunuz bu Jack garibanından ya? Faraday çok komik, Charlotte çok güzel. Miles da ölsün orada. Şimdi bu 3. sezon finalinde, Jack'le Kate, flashforward sahnesinde konuşurlarken, Kate; "Gitmeliyim. Beni bekliyor." demişti ya. İşte o "Beni bekliyor." dediği adam, Benjamin değilse, ben de adımı değiştiririm. Bu seferki teorimden umutluyum ve bu doğru çıkacak gibi. Benjamin'in, Sayid'in arkadaşlarından ne istediği de bölümün en büyük soru işareti. Ha, bir de şu var: Oceanic 6 kim? Yani adadan kurtulan 6 kişi kim olacak? Kate, Jack, Hurley, Sayid, şu ana kadar öğrendiklerimiz. Benjamin ve Desmond da kurtuluyor ama onlar zaten uçakta değillerdi, onun için bu 6 kişinin içine giremezler. Yani 2 kişi daha kurtuluyor adadan. Hadi bakalım...

6 Şubat 2008 Çarşamba

Ulak


Çağan Irmak yine yapmış yapacağını. Tipik bir Çağan Irmak hikayesi ve filmi... 'Ulak'ta, 'Babam ve Oğlum'dakine benzer direkt mesajlar yok. Çağan Irmak bu kez seyirciyi daha fazla yormak ve düşündürmek istemiş belli. Filmin bir ana konusunu bulamadım ben. Okuduğum hiçbir yorumda da böyle bir konudan sözedilmiyor. Tamam, tanıtım metinlerinde Hekim Zekeriya'nın köy köy dolaşıp, çocuklara Ulak İbrahim'in masalını anlattığı yazıyor ama benim kastettiğim konu bu değil. Yani bir üst metin yok filmde. Buna karşılık bir çok alt metne sahip.
Çetin Tekindor'un canlandırdığı Hekim Zekeriya, bir gezgin. Köy köy geziyor ve çocuklara, kendi uydurduğu, biraz dramatik ve bol miktarda da psikolojik ve hatta çocuklar için epey bir fantastik öğeler barındıran, Ulak İbrahim'in masalını anlatıyor. Son gittiği köyde, bu görevini yerine getirmek biraz güç oluyor, çünkü o köyde, masaldaki kötü insanlara benzeyen köylüler bol miktarda bulunuyor. Ancak Zekeriya yılmıyor ve masalını tamamlıyor. Hem de müthiş bir sonla.
Çağan Irmak, filmi yazarken, belli ki bir çok filmden ve efsaneden etkilenmiş. Filmin o masalsı anlatımı ve çocuklar üzerinden hikayeyi anlatma biçimi bana, 'Pan's Labyrinth'i anımsattı. Düzeni bozulmuş köy imajı ise, Shyamalan'ın 'The Village'ı ile benzerlikler gösteriyor. Filmin sonuna doğru gerçekleşen katastrofik durum ise, 'Sodom ve Gomorre' efsanesiyle birebir örtüşüyor, zira bu efsanedeki kavmin kurtarıcısıyla -ki bu iki şehir kurtulmamış ve yokolmuştur-, filmdeki kurtarıcının adları bile aynı: İbrahim. İbrahim'in yazdığı kitap da, şüphesiz bir kurtuluş kitabı. Yani bir kutsal kitap. Kitabı çoğaltmaya gelen arkadaşlarına da, 'havari' diyebiliriz. Muhakkak daha birçok yerden esinlenilmiştir ancak bunların hepsini birleştirip, etkileyici bir masal haline getirmek için de mutlaka bir Çağan Irmak dehası gerekiyor.
Daha önce de bahsettiğim gibi filmde çok fazla fantastik ve psikolojik öğeler mevcut. Havarilerin hayaletleri, cüzzamlı köy, birkaç yerde karşımıza çıkan nur, kimilerine korkutucu bile gelebilir. Bu tür bilinçaltı ve gerçek üstü öğelerle bezeli, başka bir Çağan Irmak yapıtı olan 'Kabuslar Evi'ni izlemiş ve çok beğenmiş biri olarak, bu adamın nasıl bir düşsel dünyaya sahip olduğunu çok merak ediyorum.
Filmin oyuncuları, Çağan Irmak'ın kadrolu oyuncuları diyebileceğimiz isimler: Çetin Tekindor, Şerif Sezer, Hümeyra, Yetkin Dikinciler, Ümit Çırak ve Mahmut Gökgöz'ü Irmak'ın hemen hemen her filminde görüyoruz. Bu isimlerin arasına Kaya Akkaya, Feride Çetin ve Melis Birkan da katılıyor. Oyuncular içinde sadece Hümeyra'nın oyunculuğunu beğenmedim. Belki de çok düz bir oyunculuk sergilediğinden dolayıdır. Babam ve Oğlum'da, Kabuslar Evi: Son Dans'ta ve hatta bir komedi dizisi olan Avrupa Yakası'ndaki oyunculuğuyla, bu filmdeki oyunculuğu arasında bir fark göremedim. Çetin Tekindor'un o karizmatik sesi bile, izleyiciyi etkilemeye yeter. Hümeyra gibi Şerif Sezer'in de filme, oyunculuk alanında çok fazla katkısı olmamış bence. Yine bildiğimiz Şerif Sezer. Ancak diğer genç oyuncular kusursuza yakın bir performans yakalamışlar. Filmdeki çocuk oyunculara da ayrıca değinmek istiyorum. Hepsi de çok başarılı ve etkileyiciler. Özellikle, babasından devamlı şiddet gören, hiçbir arkadaşı olmayan, tüm günü dağlarda koyunları otlatmaktan ibaret olan Ferhat'ın, gizlice dinlediği masaldan sonra yaşadığı değişim görülmeye değer.
Mekanı ve zamanı belli olmayan filmde, ısrarla üzerinde durulan "Günahı işleyen kadar, onu bilip de susan da, bir o kadar suçludur." vurgusu, her insanın kötülükleri değiştirmek için yapabileceği bir şeyler olduğunu anlatıyor. Ancak bu kötülükleri değiştirmek için bir kurtarıcı, yani bir ulak beklemek de, bu düşünceyle bir tezat oluşturuyor. Bu tezatı da şöyle açıklayabilirim: Kötülüklere karşı hiçbir şey yapmayıp, bir nevi kötülüğe iştirak eden kişiler, kötü bir şekilde cezalandırılırken; kötülüğe direnen ve onunla savaşan kişiler de felaketten kurtuluyor. Bana göre ulak, bu bağlamda, bir kurtarıcı değil, kendi çabalarıyla kötülüklerden arınıp, kurtulmuş insanlara bir hediye, bir lütuf olarak geliyor.
Ben filmi beğendim ve çok etkilendim. Çağan Irmak'a olan hayranlığımın, bu beğenide payı vardır muhakkak. Ama sonuçta farklı ve gişe açısından da çok riskli bir film bu. Sadece bunun için bile Çağan Irmak ve Avşar Film'i tebrik etmek gerekir. Yani para kazanmak için, 'Babam ve Oğlum' tarzı, her zaman iş yapabilecek bir film de yapılabilirdi. Çağan Irmak, istediği işi, istediği gibi yapıyor ve Türk sinemasının en önemli isimlerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Son olarak da şunu söylüyorum: Keşke gerçekten de ulak gelse ve herkesi kötülüklerinden arındırsa.

11 Ocak 2008 Cuma

Kabadayı


Filme geçen Pazartesi günü, yani yılın son gününde gittim. Bu film bana güzel bir yeni yıl hediyesi oldu. Cesaret, çaresizlik, kaybetme, kazanma, aşk, nefret… Bu filmde hepsi vardı. Tadında bırakılmış şiddet de vardı. Tadında şiddet! Nasıl oluyorsa? Galiba şöyle oluyor: Cinayet işleyenin, banka hortumlayanın, devleti soyanların, gasp yapanların cezasız kaldığı; ülkenin aydınlarını öldüren yeni yetme tetikçilerin “kahraman” kabul edildiği bir ülkede, hak edene, hak ettiği cezayı veren “kabadayı”ların uyguladığı şiddet pek de gözümüze batmıyor. Kolluk kuvvetlerinin yapması gerekenleri yapanlara “Hay eline sağlık” diyoruz. Kendi adalet sistemini kurup, suçluları Osmanlı tokadıyla “tır çarpmışa çeviren” Ali Osman’ı suçlamalı mıyız, yoksa fakire fukaraya çorba dağıttığı için yüceltmeli miyiz? Belli ki yönetmen, bizim ikinci şıkkı tercih etmemizi istemiş. Aynı mantıkla gidersek, polis tarafından suç örgütünün içine sızdırılan Devran’a, kendi suç örgütünü kurup, ortalığı cehenneme çevirdiği için nefret beslemek yerine; tüm bu yaptıklarının aslında küçüklüğünden gelen bir nefret ve öç alma duygusunun eseri ve sevdiği kıza ulaşmak için olduğunu düşünerek sevgi duyabilir miyiz? Bu soru işaretleri karşısında neler hissetmemiz gerektiği, filmde bize tarif ediliyor. Polis ajanlığından sıyrılıp, suç imparatorluğu içinde, kendi suç örgütünü kuran Devran, gerçek hayattan birileriyle benzerlik gösteriyor. Aynı şekilde, fakire kışın kömür ve her gün de çorba dağıtan Ali Osman, yine ülkemizde yaşayan ve milyonlarca fakir fukaranın, nasıl olup da hala fakir kalabildiğine bakmayıp da, dağıttığı kömürlerle övünen bir zat-ı muhteremle benzerlik gösteriyor. Ama bu iki kişiden birisi, yaptığı işlerle övünmezken, diğeri de bu iyiliklerden rant sağlamaya çalışıyor.

Film, genel itibariyle etkileyiciydi. Her zaman iş yapabilecek temalardan, kötülerin cezalandırılması, baba-oğul ilişkisi, masum aşk-hastalıklı aşk karşılaşması ve iyilerin kazanması gibi temaların varlığı bu filmi iyi bir film yapmaya yetiyor. Diğer bir faktör de Yavuz Turgul ve Şener Şen beraberliği. Bu ikiliden kötü bir iş çıktığı henüz görülmemiştir. Filmde en etkileyici sahne, finale yaklaşırken izlediğimiz, Murat-Devran kapışmasıyla başlayan, “Devran Ruleti”yle devam eden ve Ali Osman-Devran karşılaşmasıyla sona eren sahnedir. Bu sahnede gerilim de var, komedi de, dram da. Devran ve adamlarının çiftlik evindeki Ali Osman, Murat ve Karaca’yı bulup, ormanda kovaladıkları sahnede, Ali Osman, Murat ve Karaca’nın bir hendekte saklandıkları sahne bana, Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo, Sam ve Merry’nin, ormanda Kara Şövalye’den saklandıkları sahneyi hatırlattı. Onlar da aynı şekilde bir hendeğe saklanmışlardı.

Şener Şen yine muhteşem. Tıpkı aptal aşık Vecihi, takıntılı Badi Ekrem, dünyanın en merhametli adamı Muhsin Bey ve masum züğürt ağa gibi, kabadayı Ali Osman rolünü de Şener Şen, nakış gibi işleyip sunuyor bize. Türkiye’nin, hatta dünyanın en başarılı aktörlerinden biridir Şener Şen. Kenan İmirzalıoğlu, bence Türk sinema tarihinin en psikopat karakterlerinden birini yaratıyor Devran rolüyle. Bu rol, Kenan İmirzalıoğlu için biçilmiş kaftan. Daha önceki tüm rollerinde de korkusuz, mahalle delikanlısı, eli ağır rollerde gördüğümüz oyuncu, bu kez kötü adam olarak çıkıyor karşımıza. Öncekilerden daha korkusuz, daha psikopat ve daha başarılı bir şekilde. İsmail Hacıoğlu, en başarılı genç oyunculardan biri. Annesinden ve babasından ayrı, izbe bir evde yaşayan, asi barmen rolü için İsmail Hacıoğlu’ndan başka bir isim gelmiyor aklıma. Karaca rolünde Aslı Tandoğan vasatın biraz altında kalıyor ancak Tandoğan o filmde hiç konuşmadan, hareket etmeden de dursa olurdu bence. O kadar güzel bir kız. Sinema literatürüne geçen, filmin en akılda kalıcı ve "ölmeden önce söylenen son sözler" kategorisinde yer alabilecek "o meşhur söz"ü söyleyen Sürmeli rolünde, Rasim Öztekin, çok da başarılı olamamış. Eşcinsel rolü Rasim Öztekin’e pek yakışmamış. Daha önce hep komik rollerde görmeye alıştığımız Öztekin için, daha hüzünlü bir şekilde canlandırılması gereken Sürmeli rolü biraz ağır gelmiş sanki. Türk sinemasının bir başka büyük oyuncusu Süleyman Turan’ı Cemil rolünde izlemek bana büyük bir keyif verdi. Ruhi Sarı’ya da anti parantez saygılarımı sunuyorum. Çaktırmadan, sessiz ve derinden büyülüyor oyunculuğuyla.

Filmin can alıcı başka bir tarafı da müzikleri. Benjamin Beladi’nin melodileri, filmin duygusal ve gerilimli yönleriyle bir bütünlük oluşturmuş. Yavuz Turgul’un senaryosu klasik bir senaryo sayılabilir. Yani daha önce onlarca kez, benzer şekillerde işlenmişti bu tema. Ama bu senaryoyu farklı kılan Ömer Vargı’nın rejisi ve oyunculuklardaki başarıdır. Sonuç olarak, şaheser olacak kusursuz bir film değil ama 2007’nin en başarılı Türk filmlerinden biridir. Şener Şen’i daha onlarca yeni filmde izleyebilmek dileğiyle…

27 Kasım 2007 Salı

Değişik

Başka türlü birşey benim istediğim,
Ne ağaca benzer ne de buluta benzer;
Burası gibi değil gideceğim memleket,
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava;
Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim kız
Rengi başka, tadı başka.

Can Yücel

Üvercinka

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu

kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil


Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil


Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse

değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna

diziyorlar
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil


Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında

Afrika hariç değil

Cemal Süreya

24 Kasım 2007 Cumartesi

Pin Up Kızı Hayden


Canım Claire'im Hayden Panetteire pin-up kızı olmuş da ne pozlar vermiş öyle. Yerim seni. Hürriyet tarzı link vermem gerekirse; seksi fotoğrafları için tıklayın...