Sinefil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinefil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2010 Cuma

The Walking Dead

AMC'nin bu çizgi romanı dizi yapacağını ilk duyduğumda çok heyecanlandım ve 1 Kasım'ı beklemeye başladım. Posterden, fragmanlardan ve dünyanın birçok büyük şehrinde hazırlanan tanıtım filmlerinden, çok kaliteli bir dizi izleyeceğimin ipuçlarını almıştım. Yanılmamışım. İlk 3 bölümü itibariyle harika bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Bir Dawn of the Dead, 28 Days Later ya da ne bileyim Resident Evil aksiyonu yok belki dizide ama yine de kendini izletiyor. Zombi makyajları gayet başarılı. Çekimler için oluşturulan sahneler muazzam. Oyunculuklar o kadar da ahım şahım değil belki ama Sarah Wayne Callies ablamız var, sadece o yeter. Müzikleri de çok beğendim ben. Sözün kısası, takip etmeye devam edecek bir dizi. Üstelik 2. sezon daha şimdiden kesinleşti.

In Voldemort We Trust

Ralph Fiennes candır, onun içinde bulunduğu herhangi bir yapımın kötü olma ihtimali yoktur. Harry Potter and the Deathly Hallows sinemalarda. Mutlaka izleyin.

20 Mart 2008 Perşembe

No Country For Old Men


"Bugüne kadar yazı-turada kaybettiğin en büyük şey nedir?" diye sorar Chigurh. Adam anlamaz. Chigurh devam eder: "Yazı mı, tura mı? Bilirsen kazanırsın, bilemezsen ölürsün. Yazı mı, tura mı?" Adam şaşırır. Bu nasıl bir sorudur? Kendisinden nasıl bir seçim yapması isteniyordur? Bugüne kadar hiç seçim yapmak zorunda kalmamıştır ki. Genç yaşta evlendiği eşinin zengin babası, ona kocaman bir arazi ve bir de dükkan bırakmıştır. Artık hayatı zorlamaya, risk almaya ne gerek vardır? Bu ilginç, komik saçlı adam da nerden çıkmıştır? "Ama..?" "Yazı mı, tura mı?" "Tura." Para atılır. Ve evet... "Tura, kazandın." Teksas'ın ıssız çöllerinde marketçilik yapan bir adamın hayatta kalma ihtimali, tam da yazı-turada tura gelme ihtimali kadardır.

İçi para dolu bir çanta... Üç adam... İçiçe geçen hikayeler... İnsanoğlunun 'para' denen kağıt parçasına olan fetişizmi ve çürüyen ahlak kurallarına dair müthiş bir film.

Ed Tom Bell... Yaşlı bir şerif. Ahlaki değerleri temsil ediyor. "Eskiden buralar hep yeşillikti" tarzı kıssalar anlatıp, dünyanın gitgide bataklığa döndüğüne dair hisseler çıkarmamızı isteyen bir 'ihtiyar'. Risk almayı sevmez. Kanunlarla yapması gerektiği belirtilmeyen şeyleri yapmaz. Herşeye yabancı. Hayatı anlamaya çalışmıyor, yıllar öncesinde yaşıyor.

Llewelyn Moss... Teksas çöllerinde av yaparak vaktini geçiren, bir karavanda karısıyla birlikte yaşayan, sıradan biri. Bir gün çölün ortasında, bir hesaplaşma sonrası terkedilmiş arabalar ve cesetlerle karşılaşır. Arabaların birinin içinde henüz ölmemiş bir adam vardır ve o adam Llewelyn'den su istemektedir. Llewelyn, adama su vermez ve arabanın kasasında bırakılmış bir çanta dolusu parayı alarak karavanına döner. Gece, vicdan azabından uyuyamaz ve adama su vermek için bir bidon suyla, olay yerine geri döner. Ancak Llewelyn'in bu yufka yürekliliği pahalıya patlar ve bu dakikadan sonra olaylar gelişir. Para dolu çantayla birlikte, Meksika'ya kadar uzanan gerilim dolu bir kaçışın içinde bulur kendini.

Anton Chigurh... Paranın peşinde, Llewelyn'in ensesinde kovalamaca oynayan psikopat bir katil. Her daim yanında olan tüplü silahıyla, tam bir insan avcısı. Kimin ölüp, kimin ölmeyeceğine tek başına karar verebiliyor. Kurbanlarını öldürmeden önce, uzun uzun sohbet edip, ahiret soruları soruyor. Bu yönüyle Chigurh, Azrail'in ta kendisi. Yana taranmış saç şekli, anlamsız bakışları ve sözleriyle çoğu zaman komik görünse de, elindeki delip geçen silahını görünce tırsıyoruz. Sinema tarihinin en psikopat karakterleri listesinde kesinlikle ilk beşe girer.

'Blood Simple'ın kasvetli havası ile 'Fargo'nun şiddet ve entrikası birleşmiş, ortaya başka bir Coen kardeşler harikası çıkmış. Ethan ve Joel Coen, 'The Ladykillers' ve 'The Man Who Wasn't There'le yaşadıkları durgunluğu, bu filmle aşmışlar. Filmde hiç müzik yok. Müzikle korkutmak ve germek kolay ama müzik olmadan gerilim yaratmak, her yiğidin harcı değil. Bu film, bunu başarıyor. Koyu tonlar ve donuk mekanlar, filmin kasvetli atmosferine katkı sağlıyor.

Javier Bardem, Chigurh rolüyle devleşiyor. Bu adama hayran olmamak imkansız. 'The Sea Inside'de, ötenazi isteyen yatalak bir yazarı, yani Ramon Sampedro'yu canlandırırken ne kadar hayat dolu ve anlamlı bakıyorsa; bu filmde canlandırdığı psikopat katil Chigurh rolüyle, o denli boş ve manasız bakıyor. Yani tam da olması gerektiği gibi. Efsane bir oyuncu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. 80. Oscar Ödül Töreni'nde aldığı 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' ödülünü sonuna kadar haketmiş. Bardem'in filmdeki ilginç saç stilinin de bir öyküsü varmış: Coen kardeşler, bu saç stilini bir genelev patronunun 1979'da çekilen fotoğrafını model alarak yaptırmış. Bardem'in saçları yapıldıktan sonra ilk tepkisi "Olamaz, iki ay boyunca hiçbir kadın benimle yatmayacak." şeklinde olmuş. Bir anektod da, Bardem'in filmde kullandığı silahla ilgili: O silah, aslında kasaplıkta kullanılan ve sığırları boyunlarını kesmeden öldürmeye yarayan, basınçlı bir cıvata tabancasıymış. Filmde Şerif de bu konuyla ilgili bir hikaye anlatıyordu. Şerif demişken, yaşlı Ed Tom rolünde Tommy Lee Jones, kendinden beklenecek derecede başarılı bir performasn sergiliyor. Llewelyn Moss rolü için ilk önce, Ocak ayında ölen aktör Heath Ledger'a teklif götürülmüş. Ama sonunda Josh Brolin'de karar kılınmış. Brolin de rolünün hakkını vermiş.

Film, Cormack McCarthy'nin romanından uyarlanmış ve bu seneki Oscar Ödülleri'nde 'En İyi Senaryo' ödülünü almış. Adını ise Willim Butler Yeats'in 'Sailing To Byzantium' şiirinin ilk mısrasından almış. Bazılarına çok sıkıcı, hiçbirşey anlatmayan bir film olarak gelmiş ancak ben filmi çok beğendim. Bence tempo bir an bile düşmüyor ve çaktırmadan birçok şey anlatıyor. Coen kardeşlerin en iyi filmi değil belki. Bir şaheser hiç değil. Ama iki saat boyunca hoş vakit geçirilecek, sonunda da biraz şaşırılacak, film gibi bir film.

6 Şubat 2008 Çarşamba

Ulak


Çağan Irmak yine yapmış yapacağını. Tipik bir Çağan Irmak hikayesi ve filmi... 'Ulak'ta, 'Babam ve Oğlum'dakine benzer direkt mesajlar yok. Çağan Irmak bu kez seyirciyi daha fazla yormak ve düşündürmek istemiş belli. Filmin bir ana konusunu bulamadım ben. Okuduğum hiçbir yorumda da böyle bir konudan sözedilmiyor. Tamam, tanıtım metinlerinde Hekim Zekeriya'nın köy köy dolaşıp, çocuklara Ulak İbrahim'in masalını anlattığı yazıyor ama benim kastettiğim konu bu değil. Yani bir üst metin yok filmde. Buna karşılık bir çok alt metne sahip.
Çetin Tekindor'un canlandırdığı Hekim Zekeriya, bir gezgin. Köy köy geziyor ve çocuklara, kendi uydurduğu, biraz dramatik ve bol miktarda da psikolojik ve hatta çocuklar için epey bir fantastik öğeler barındıran, Ulak İbrahim'in masalını anlatıyor. Son gittiği köyde, bu görevini yerine getirmek biraz güç oluyor, çünkü o köyde, masaldaki kötü insanlara benzeyen köylüler bol miktarda bulunuyor. Ancak Zekeriya yılmıyor ve masalını tamamlıyor. Hem de müthiş bir sonla.
Çağan Irmak, filmi yazarken, belli ki bir çok filmden ve efsaneden etkilenmiş. Filmin o masalsı anlatımı ve çocuklar üzerinden hikayeyi anlatma biçimi bana, 'Pan's Labyrinth'i anımsattı. Düzeni bozulmuş köy imajı ise, Shyamalan'ın 'The Village'ı ile benzerlikler gösteriyor. Filmin sonuna doğru gerçekleşen katastrofik durum ise, 'Sodom ve Gomorre' efsanesiyle birebir örtüşüyor, zira bu efsanedeki kavmin kurtarıcısıyla -ki bu iki şehir kurtulmamış ve yokolmuştur-, filmdeki kurtarıcının adları bile aynı: İbrahim. İbrahim'in yazdığı kitap da, şüphesiz bir kurtuluş kitabı. Yani bir kutsal kitap. Kitabı çoğaltmaya gelen arkadaşlarına da, 'havari' diyebiliriz. Muhakkak daha birçok yerden esinlenilmiştir ancak bunların hepsini birleştirip, etkileyici bir masal haline getirmek için de mutlaka bir Çağan Irmak dehası gerekiyor.
Daha önce de bahsettiğim gibi filmde çok fazla fantastik ve psikolojik öğeler mevcut. Havarilerin hayaletleri, cüzzamlı köy, birkaç yerde karşımıza çıkan nur, kimilerine korkutucu bile gelebilir. Bu tür bilinçaltı ve gerçek üstü öğelerle bezeli, başka bir Çağan Irmak yapıtı olan 'Kabuslar Evi'ni izlemiş ve çok beğenmiş biri olarak, bu adamın nasıl bir düşsel dünyaya sahip olduğunu çok merak ediyorum.
Filmin oyuncuları, Çağan Irmak'ın kadrolu oyuncuları diyebileceğimiz isimler: Çetin Tekindor, Şerif Sezer, Hümeyra, Yetkin Dikinciler, Ümit Çırak ve Mahmut Gökgöz'ü Irmak'ın hemen hemen her filminde görüyoruz. Bu isimlerin arasına Kaya Akkaya, Feride Çetin ve Melis Birkan da katılıyor. Oyuncular içinde sadece Hümeyra'nın oyunculuğunu beğenmedim. Belki de çok düz bir oyunculuk sergilediğinden dolayıdır. Babam ve Oğlum'da, Kabuslar Evi: Son Dans'ta ve hatta bir komedi dizisi olan Avrupa Yakası'ndaki oyunculuğuyla, bu filmdeki oyunculuğu arasında bir fark göremedim. Çetin Tekindor'un o karizmatik sesi bile, izleyiciyi etkilemeye yeter. Hümeyra gibi Şerif Sezer'in de filme, oyunculuk alanında çok fazla katkısı olmamış bence. Yine bildiğimiz Şerif Sezer. Ancak diğer genç oyuncular kusursuza yakın bir performans yakalamışlar. Filmdeki çocuk oyunculara da ayrıca değinmek istiyorum. Hepsi de çok başarılı ve etkileyiciler. Özellikle, babasından devamlı şiddet gören, hiçbir arkadaşı olmayan, tüm günü dağlarda koyunları otlatmaktan ibaret olan Ferhat'ın, gizlice dinlediği masaldan sonra yaşadığı değişim görülmeye değer.
Mekanı ve zamanı belli olmayan filmde, ısrarla üzerinde durulan "Günahı işleyen kadar, onu bilip de susan da, bir o kadar suçludur." vurgusu, her insanın kötülükleri değiştirmek için yapabileceği bir şeyler olduğunu anlatıyor. Ancak bu kötülükleri değiştirmek için bir kurtarıcı, yani bir ulak beklemek de, bu düşünceyle bir tezat oluşturuyor. Bu tezatı da şöyle açıklayabilirim: Kötülüklere karşı hiçbir şey yapmayıp, bir nevi kötülüğe iştirak eden kişiler, kötü bir şekilde cezalandırılırken; kötülüğe direnen ve onunla savaşan kişiler de felaketten kurtuluyor. Bana göre ulak, bu bağlamda, bir kurtarıcı değil, kendi çabalarıyla kötülüklerden arınıp, kurtulmuş insanlara bir hediye, bir lütuf olarak geliyor.
Ben filmi beğendim ve çok etkilendim. Çağan Irmak'a olan hayranlığımın, bu beğenide payı vardır muhakkak. Ama sonuçta farklı ve gişe açısından da çok riskli bir film bu. Sadece bunun için bile Çağan Irmak ve Avşar Film'i tebrik etmek gerekir. Yani para kazanmak için, 'Babam ve Oğlum' tarzı, her zaman iş yapabilecek bir film de yapılabilirdi. Çağan Irmak, istediği işi, istediği gibi yapıyor ve Türk sinemasının en önemli isimlerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Son olarak da şunu söylüyorum: Keşke gerçekten de ulak gelse ve herkesi kötülüklerinden arındırsa.

11 Ocak 2008 Cuma

Kabadayı


Filme geçen Pazartesi günü, yani yılın son gününde gittim. Bu film bana güzel bir yeni yıl hediyesi oldu. Cesaret, çaresizlik, kaybetme, kazanma, aşk, nefret… Bu filmde hepsi vardı. Tadında bırakılmış şiddet de vardı. Tadında şiddet! Nasıl oluyorsa? Galiba şöyle oluyor: Cinayet işleyenin, banka hortumlayanın, devleti soyanların, gasp yapanların cezasız kaldığı; ülkenin aydınlarını öldüren yeni yetme tetikçilerin “kahraman” kabul edildiği bir ülkede, hak edene, hak ettiği cezayı veren “kabadayı”ların uyguladığı şiddet pek de gözümüze batmıyor. Kolluk kuvvetlerinin yapması gerekenleri yapanlara “Hay eline sağlık” diyoruz. Kendi adalet sistemini kurup, suçluları Osmanlı tokadıyla “tır çarpmışa çeviren” Ali Osman’ı suçlamalı mıyız, yoksa fakire fukaraya çorba dağıttığı için yüceltmeli miyiz? Belli ki yönetmen, bizim ikinci şıkkı tercih etmemizi istemiş. Aynı mantıkla gidersek, polis tarafından suç örgütünün içine sızdırılan Devran’a, kendi suç örgütünü kurup, ortalığı cehenneme çevirdiği için nefret beslemek yerine; tüm bu yaptıklarının aslında küçüklüğünden gelen bir nefret ve öç alma duygusunun eseri ve sevdiği kıza ulaşmak için olduğunu düşünerek sevgi duyabilir miyiz? Bu soru işaretleri karşısında neler hissetmemiz gerektiği, filmde bize tarif ediliyor. Polis ajanlığından sıyrılıp, suç imparatorluğu içinde, kendi suç örgütünü kuran Devran, gerçek hayattan birileriyle benzerlik gösteriyor. Aynı şekilde, fakire kışın kömür ve her gün de çorba dağıtan Ali Osman, yine ülkemizde yaşayan ve milyonlarca fakir fukaranın, nasıl olup da hala fakir kalabildiğine bakmayıp da, dağıttığı kömürlerle övünen bir zat-ı muhteremle benzerlik gösteriyor. Ama bu iki kişiden birisi, yaptığı işlerle övünmezken, diğeri de bu iyiliklerden rant sağlamaya çalışıyor.

Film, genel itibariyle etkileyiciydi. Her zaman iş yapabilecek temalardan, kötülerin cezalandırılması, baba-oğul ilişkisi, masum aşk-hastalıklı aşk karşılaşması ve iyilerin kazanması gibi temaların varlığı bu filmi iyi bir film yapmaya yetiyor. Diğer bir faktör de Yavuz Turgul ve Şener Şen beraberliği. Bu ikiliden kötü bir iş çıktığı henüz görülmemiştir. Filmde en etkileyici sahne, finale yaklaşırken izlediğimiz, Murat-Devran kapışmasıyla başlayan, “Devran Ruleti”yle devam eden ve Ali Osman-Devran karşılaşmasıyla sona eren sahnedir. Bu sahnede gerilim de var, komedi de, dram da. Devran ve adamlarının çiftlik evindeki Ali Osman, Murat ve Karaca’yı bulup, ormanda kovaladıkları sahnede, Ali Osman, Murat ve Karaca’nın bir hendekte saklandıkları sahne bana, Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo, Sam ve Merry’nin, ormanda Kara Şövalye’den saklandıkları sahneyi hatırlattı. Onlar da aynı şekilde bir hendeğe saklanmışlardı.

Şener Şen yine muhteşem. Tıpkı aptal aşık Vecihi, takıntılı Badi Ekrem, dünyanın en merhametli adamı Muhsin Bey ve masum züğürt ağa gibi, kabadayı Ali Osman rolünü de Şener Şen, nakış gibi işleyip sunuyor bize. Türkiye’nin, hatta dünyanın en başarılı aktörlerinden biridir Şener Şen. Kenan İmirzalıoğlu, bence Türk sinema tarihinin en psikopat karakterlerinden birini yaratıyor Devran rolüyle. Bu rol, Kenan İmirzalıoğlu için biçilmiş kaftan. Daha önceki tüm rollerinde de korkusuz, mahalle delikanlısı, eli ağır rollerde gördüğümüz oyuncu, bu kez kötü adam olarak çıkıyor karşımıza. Öncekilerden daha korkusuz, daha psikopat ve daha başarılı bir şekilde. İsmail Hacıoğlu, en başarılı genç oyunculardan biri. Annesinden ve babasından ayrı, izbe bir evde yaşayan, asi barmen rolü için İsmail Hacıoğlu’ndan başka bir isim gelmiyor aklıma. Karaca rolünde Aslı Tandoğan vasatın biraz altında kalıyor ancak Tandoğan o filmde hiç konuşmadan, hareket etmeden de dursa olurdu bence. O kadar güzel bir kız. Sinema literatürüne geçen, filmin en akılda kalıcı ve "ölmeden önce söylenen son sözler" kategorisinde yer alabilecek "o meşhur söz"ü söyleyen Sürmeli rolünde, Rasim Öztekin, çok da başarılı olamamış. Eşcinsel rolü Rasim Öztekin’e pek yakışmamış. Daha önce hep komik rollerde görmeye alıştığımız Öztekin için, daha hüzünlü bir şekilde canlandırılması gereken Sürmeli rolü biraz ağır gelmiş sanki. Türk sinemasının bir başka büyük oyuncusu Süleyman Turan’ı Cemil rolünde izlemek bana büyük bir keyif verdi. Ruhi Sarı’ya da anti parantez saygılarımı sunuyorum. Çaktırmadan, sessiz ve derinden büyülüyor oyunculuğuyla.

Filmin can alıcı başka bir tarafı da müzikleri. Benjamin Beladi’nin melodileri, filmin duygusal ve gerilimli yönleriyle bir bütünlük oluşturmuş. Yavuz Turgul’un senaryosu klasik bir senaryo sayılabilir. Yani daha önce onlarca kez, benzer şekillerde işlenmişti bu tema. Ama bu senaryoyu farklı kılan Ömer Vargı’nın rejisi ve oyunculuklardaki başarıdır. Sonuç olarak, şaheser olacak kusursuz bir film değil ama 2007’nin en başarılı Türk filmlerinden biridir. Şener Şen’i daha onlarca yeni filmde izleyebilmek dileğiyle…